17 Kasım 2008
Lord AleX...
30 Eylül 2008
Masal
Kasvetli bulutlar sarmıştı gökyüzünü, sanki dünyadan renkleri çalmak istermişcesine. Gri renge boyanmış bu diyara yağmur sanki hesap sorarcasına yağıyordu, hiç durmadan. Pencereden gelen sesle irkildi kedi sahibinin ayak ucunda. Sahibi, yaşlı adam ise donuk gözlerle yağan yağmuru izliyordu. Ne yağmurun sesini duyabiliyordu kulakları nede rüzgarın yaktığı o acı ağıtı. Duymaz olmuştu yorgun kulakları, durmadan aramaktan yorulmuştu hiç bulamayacağı o güzel sesi. Bitmek bilmez yağmuru izlerken yaşlı adam gerçekten mutlu olduğu günlerin anılarını hatırlıyordu.
İki aşık vardı anılarında adamın güzeller güzeli prensesle onu seven hayalperest bir genç. Masallarda olabilecek kadar güzeldi hergün onlar için Nasıl bulmuşlardı birbirleri? Nasıl başlanıştı masal? Önemli değildi. Sadece ikisi vardı onlar için başı ve sonun olmayan; ya da onların öyle bilmek istedikleri masallarında. Tepedeki o küçük salıncaklarında her gün, bir öncekinden daha mutluydular. Sanki genç hep sallayacaktı prensesi salıncakta ve prensesi hep gülecekti ona. Ne kader; ne de ölüm uyandırabilecekti onları rüyalarındaki bu tatlı masallarından; ama her güzel rüya gibi bitecekti onlarınki de uyanmadan.
Hayalperestti genç bu diyarda yaşayan kimsenin almadığı, bilmediği kadar; ama hiç uymuyordu bu diyar onun hayallerine. Her geçen gün daha da sıkışmış hissediyordu kendi bu dağların arasındaki yerde. Onun için farklıydı hayallerinin denizi,havası ve toprağı. Buraları tek güzel şey yapan şeydi prensesi ve küçük masalları. Ayrılık ise onlara bembeyaz bir zarfta gelmişti. Zarfın içinde hayallerinin altın anahtarı vardı gencin yanında da tek kişilik bir bilet. Herkesinki gibi tek kişilikti onunda hayalleri.
Sonraları bulutlar sardı masal diyarının mavi gökyüzünü. Kararını vermişti genç gidecekti bu diyarlara cebine koymuştu hayallerinin anahtarını tek kişilik bilet ile beraber. Çok önceleri söz vermişti kendisine ne olursa olsun hayallerimi gerçekleştireceğim diye. Yalnız bırakacak olsa da prensesini bu onun olmayan diyarda gidecekti buralardan. Sonraları gökyüzünün toprağa küstüğü bir gün gitti bu denizi ve toprağı onun olmayan diyardan. Arkasında kalan tek bir fısıltıydı, gözyaşları ile ıslanan, prensesinin " Gitme... Seni seviyorum" diyen. Prensesini tek başına bırakmıştı salıncağında...
Çok sonralar döndü eski masal diyarına. Saçları ağarmıştı hayallerinin peşinden koşmaktan. Geç anlamıştı değerini, hayalleri için terkettiği prensesinin. Geri döndüğünde koştu tepedeki salıncaklarına belki olda olur diye. Bulduğu ise kırık bir salıncaktan başka ne olabilirdi ki. İlk defa tatmıştı hayatında bu kadar büyük bir korkuyu. Nefessiz kalarak koştu prensesinin beyaz şatosuna. İçeride ise bulduğu tek şey seneler önce yazdığı üç beş mektup ve adına yazılmış gözyaşı kokan bir sararmış bir zarftı. Ölmüştü prensesi toprağı bile onun olmayan bu diyarda. Ne prensesine layık bir mezar bulunmuştu; ne de onu seven bir ziyaretcisi olmuştu geçen yıllarda. Sararmış zarfta ise sadece iki kelime yazılıydı onun için, kan kırmızısı bir mürekkeple yazılmış ve gözyaşları ile dağlanmış olarak. “Seni Seviyorum”.
O günden sonra başladı bitmeyen yağmur ile rüzgarın ağıtı. Ama bu yorgun hayalci adam artık ne yağmuru duyuyordu ne de rüzgarı. Prensesinden en son duyduğu şey yankılanıyordu kulaklarında " Seni seviyorum" diye. Yıllar sonra yine o şatoda ayak ucunda oturan kediyle yağmura bakarken. Yıllar önce gitmeden söyleyemediği sözü fısıldadı
"Bende..."
Gökyüzü ile toprak barışmıştı sonunda, o anda; ama ne yazık ki hayalci genç görememişti kendi diyarının güneşini. Ölümün soğukluğuyla irkildi kedisi. Son bir kez baktı bu hayalci gence.
O gün başka bir hayalci genç buldu tepedeki salıncağı ve başladı heyecanla prensesi için tamir etmeğe. Sanki Genç hep sallayacaktı prensesini, prensesi de hep gülecekti ona…
Sanki...
29 Eylül 2008
Arkadaşlarım ve Takıları
18 Mayıs 2008
Cadı'nın geçen 20. baharı
Dilek olay 20 bahar geçmiş hayatından.
Kaç kazan kaynattın kimbilir 20 yılda veya daha kaç kazan kaynatacaksın... Kim bilir kaçını ben görebileceğim.
Sen süpürgene binmiş giderken 21. senene doğru. Biz ayağı toprağa bağlı olanlardan yıldızlara daha yakın olan sen, hep öyle kal.
Nice senelere Witch of the Black Rubies...
Kazanlarında bi boy büyümüştür şimdi senin...
12 Mayıs 2008
Ata Demirer, Johnny, bira ve kadiköy yokuşu...
Üç parmak muhabbetinden sonra dağılmış olan ben kendimi içkiye vurmak sureti ile kara tarihimi, kör bahtımı biraz olsun neşelendirmek için kendimi birahiye vurdum. yok fiziksel bir temas anlamında değil... Birahinin içindeki biraya vurdum kendini. Neyse öbür masalara sıçramış olan üç parmak muhabbetinin ve benim şaşkınlığın bitinceye kadar güle oynaya muhabbet devam etmişti o gece. Ama ne derler bilirsiniz bir şey es kaza yanlış başladı mı öyle devam eder.
Şimdi günü biraz daha açalım isterseniz. O üç parmak muhabbetinin koptuğu sabah aslında Uluç'un doğum günü idi. Bir araya gelmemizin temel sebebi ulucun doğum gününü kutlamak idi. Neyse o günlerde ben deniz nedense kafa yaklaşık iki metre yimi santim havada (boyla karşılaştırınca bi karış oluyor arkadaşım abartmayın). Toplanan millet ile buluşulmuş hep beraber patso yemeye gidilmişti(ulan herşey burdamı koptu acaba; çünkü o masadaki herkes sosisli patso yemişti...) bünyeye yeterli mikrop, çikrop (çikrop nedir ya oldu olacak bari çükrop olsun...) ve kedi eti alındıktan sonra hep beraber içmeye gidilmişti.
Geri kalan kısmını siz tamamlarsınız şimdi durum şu nedense herkes o günlerde Ata demirer'in şovunu izlemiş onu tartışmakta. ben konuya bir haberim. Bilen bilir bir skeci vardır ata demirerin reklamlarla ilgili. Neyse birden bu adam madam kayarım ben buna muhabbeti dönüyor aramızda. (o sırada üç parmak muhabbeti çıkmamış hazırda bekliyor çıksa maffolcaz yani) Neyse skeçi bilmeyenler için anlatayim. Çok eski zamanda (fi tarih) bir araba reklamı vardı. Yolda bir taş ve ötesi bayan abla otostop çekmekte sonra araba tam yanında durmakta sonra şöför birden bişey farkedip kaçmakta ve o güzel hatun ablamızın yüzü o günün teknoloji ile tutup yırtılarak içinden çirkin adam çıkar. Böyle abuk bi reklam eleman bunu izler ata demirerde ve şey der reklam bitince " Adam madam kayarım ben buna". Her neyse biz muhabbeti böyle genişletmişiz herkes birbirine kayıyor. Uludağdayız sanki herkeste kayak var yolda musait sanki. Neyse üçparmak zirvesinden sonra biz alkol durumumuz gayet yüksek bir halde yola çıkmışız. Akşam 11-12 suları ama kadıköy sokakları bomboş. Boğanın ordan aşşağıya inerken kendi aramızdan muhabbetlerde şaka yapmışım "2 metre aramıza mesafe koyun lan" diyip sürüden ayrılmışım. O sırada da önümüzden topuklu uzun sarı saçlı bir eleman geçiyor. Neden mi eleman dedim. Şöyle efenim arkadaşın doğuştan metronomu var; ancak yokmuş gibi davranıyor (evet travesti...). Gördüm ben elemanı bizimkileri beklemek için durdum. O sırada bunlar geliyor. Şimdi hava karanlık, bizimkilerin açı kötü, bide alkollüler... Bunlar bizim elemanı abla sanmışlar. Muhabbete girmişler "Ulan taş gibi", "her eve lazım" diye. Ben dedim ki beyler eleman travesti idi. O an ki suratlarını unutamam. Elindeki şekeri yere düşmüş çocuk gibi bi suskunlaştılar bunlar gözleri yaşardı adeta...
İşte tam o anda... Johnny ağzından o ölümcül gecenin lafı çıktı. "Adam madam kayarım ben buna". İşte o gün benim o kadıköy yokuşunu yuvarlayarak indiğim gündü. Sadece benim mi ? orda ki herkesin.
Gözlerimizde yaşlar. Ellerimizde sazlar belimizde pekin ördekleri ile (portakallı pekin ördeği yapacaz kafa o kadar iyi) yuvarlana yuvarlana minibüslere gitmiştik. O akşam pek çok kere dediğim iki şeyi içimden bir kere daha demiştim. "uluç iyi ki doğdun" ve "Olum Johnny manyaksın sen".
Neyse adam madam kaçarım ben burdan...
11 Mayıs 2008
Üç Parmak Sorunsalı...
Şimdi herkes bilir 5 erkek ( tercihen abazalığın dibine vurmuştur bu insanlar, genelde hepsi sigara falan kullanır, boyları ve kiloları değişgendir) bir araya geldiği zaman eğer yaş kemale ermişse konuşacakkları konu bellidir. Kızlar, kızlar, ve onlarla olan yakın temas ilişkileri. Neyse içkininde etkisi ile güzelleşen sohbet barda devam etmektedir. Bendeniz yan masadaki kızı kesmekte olan N.Ş.A.'da gayet terbiyeli, edepli ve kendini bilen insan (yalancılığının dibine vurmak ?!) bu arkadaşların yaptığı hafif dozajta terbiyesiz ama ölümüne zevkli muhabbete kulak misafiri olmaktaydım. Neyse efenim konu bir bayanı belli hırdavatı kullanmadan nasıl mutlu edebilirize geldi ( nam-ı diğer ön sevişme). Neyse biz basit şeylerden bahsederken Johnny üç parmak dedi. Dedi demesine de benim %55'i yandaki masada olan dikkatim tamamen yerle bir oldu. Üç parmak nedir abi? nası yani 3 parmak? nereye giriyor o olum manyak mısınız siz? Hem o hatun 3 parmağı yedikten sonra bu işim muptelası olur anca bizim Mikail keser (ki Mikail Amerikan asıllı Siyahi bir arkadaşımızdır, anlayan anladı). Sonra biz böyle muhabbetini yaparken yan masaya sıçradı zaten muhabbet ve o bayan arkadaşımız sittin sene daha bana pas vermeyecenden dikkatiminin %55'i bana geri dönünce bi şey farkettim. Johnny'in eller küçük... Bildiğin küçük onun üç parmak benim 1.5 parmak anca eder ( zaten o ellerle bu eleman ya piyanist olurdu yada yazılımcı. Gitti yazılımcı oldu başımızı dijital saat yazdı az önce mesela...) Neyse ama benim şaşkınlıktan vediğim muhabbet ile buda aramızda bir efsane olarak tarihe geçmiş oldu. O zamandan beri nerde 3 parmak görsem aklıma Johnny gelir. Bide Mikail...
Daha böyle efsanelerimiz var, var olmasınada hangi birini anlatacam ki, mesela Funda var, Come on rocky get sirious gibi muhabbetlerimiz var. Ölene kadarda hatırlarız artık. Mesela son muhabbette "Lamba" şarkımız.
Bi ara onuda dinletiriz demi ?
Ha bu sırada Ne Lambası diyenlere için cevap
Gaz lambası...
02 Mayıs 2008
Bahar ?! Part 0.99
Önemli günlerden biri olan 29 Mart günü gelmiş çatmış. Biz Ali'nin ayarlaması ile (All Hail Ali Servet Eyüboğlu?!) Casper fabrikasında yapacağımız toplantı için yola çıktık. Şimdi şu Casper fabrikasını biraz açalım.
Açalım derken o eşşek kadar binanın içinde ne olmasını bekliyorsunuz siz? Ben gerçek anlamda ciddi bir fabrika olduğunu sanıyordum ama içeri girince ve biraz gezince bu düşüncenin aslında ne kadar yanlış olduğunu anladım. şimdi binanın hakkını verelim, hayatımda gördüğüm en teknik ve dizaynı güzel binalardan biri idi. Temizliğinden tutunda asansörüne kadar... ancak (ki işin en büyük falsosu burda) fabrikalıkla alakası olmayan bir yer burası. Montaj merkezi daha mantıklı bir tanımlama olur. Montaj derken aman sakın ciddi bir şey yapıldığını sanmayın yeteri kadar bilgi ile 13 yaşındaki bir veledin yapabileceği işlemler bunlar. HDD tak, anakart tak gibi takışma işlemlerinden oluşuyor.
Neyse güzelim "fabrika" gezildi, sonra işleri halletmek için toplantı salonuna geçildi. İşte Casper laptop olayı orda ceyran etti. Şimdi bir apla (yaşca benden baya bir büyüktü herhal) ki kendisi Casper'ın namından dolayı beklenmeyecek güzellikte bir apla (bahar bitti, hala yanlızım, kanım kaynıyorrr oyy oyyy...) biz projektöre Ali'nin laptop bağlarken gelip "aaaa Casper laptop değil mi ? nasıl olur ama bunu kullanamazsınız" diyerek beni dumurlardan dumurlara uğrattı. Şimdi dumurları bir sayalım. Birrr ablanın kendisi... İkiii tikky benzeri bir ses tonu ile söylemesi... üççç Casper'ın laptopu varmış alo?!... Beşşş müdürleri görürse ne yaparmış (masaaltı ?)... Neyse grup olarak yaşadığımız bu dumurdan sonra yarı HP ve MP ile yolumuza devam ettik. Laptoplar kaldırıldı. (evet o kadar adamın içinde bir Allah'ın kulunun casper laptopu yoktu) Süper ötesi teknoloji binada (tuvaletlerin bile ışığı kendiliğinden açılıyor o derece) biz beyaz tahta ve kaleme kaldık...
Neyse bunları atlattık. Güzel bir buluşma oldu herşey zevkli geçti İnprodA varlığı ile bizi şereflendirdi. Eğlendik ve sonunda eve geri döndük. Bir Mart günü daha böyle kapandı sonra Nisan ayı başladı. (şu an bitmiş olan) Biz yaklaşmakta olan bilişim kariyer günlerinden bi haberken kapıya elinde sopa ile 7-8 Mayısın gölgesi dayandı dayanmasına da... Kapı yoktu ki... Çünkü önce Nisan ayında odayı döşeyecez hep birlikte...
Bahar?! Part 1.00 ile bahar ayı konumuda bitiriceğim. Sonuçta artık bahar şaşkınlığının yerini Yazın baygınlığı almaya başladı. Kalın salıcakla...
Not: evet 4. nedeni söylemedim dumurun o b ende kalsın...